Bugün anneler günü , tüm annelerimizin (anacığımın) kadir kıymet bilmez evlatları olarak gününü kutlarız.Malum pazar günü oturup haberleri okudum,köşe yazılarından biri epey dikkatimi çekti. Alıntı , çalıntı yada adına ne deniliyorsa artık , Engin Ardıç‘ın bugün ki yazısını buraya taşıyorum. Her cümlesine imzamı basarım.
Üzerine yazılacak çok hatırat ve fikrim olmasına karşın , oturup saatlerce düşünüp yazı çıkarmaya üşeniyorum. Buyrun ;
Atatürk annesini sever miydi?
Severdi herhal, kim sevmez? Fakat aralarında ciddi bir çatışma olduğu da gerçektir.
Çünkü gümrük memuru Ali Rıza Bey’in erken ölümü üzerine Zübeyde Hanım yeniden evlenmiş, küçük Mustafa ile küçük Makbule’ye üvey baba gelmişti… Selanik Gümrük Başmüdürü Ragıp Bey… Babalarının amiri!
Ali Rıza Bey’in bir dönem memurluğu bırakıp kereste ticaretiyle iştigal ettiği de bilinir.
Hani şu son yıllarda kamuoyumuzda dağları taşları inleten Fikriye Hanım var ya, Atatürk’ün üvey babasının kardeşinin kızıdır! Yani hısımıdır, üvey kuzini sayılır…
Atatürk’ün bu olaydan dolayı Zübeyde Hanım’ı “hiç affetmediği” ve evden kaçarak askeri okula yatılı öğrenci yazıldığı da bilinir.
Sonra da ara ara, az görüştüler… İzinli çıktığı sıralarda…
Suriye cephesinden döndüğünde de Atatürk, annesinin Akaretler’deki evinde kısa bir süre kaldı. Oradan annesiyle “tartışarak” ayrıldığı, arkadaşı Salih Fansa’nın Tepebaşı’ndaki evine geçtiği, birkaç gün de o evin tam karşısında yer alan Pera Palas’ta kalıp Fansa’nın eşinin bulduğu bir kiralık eve, Şişli’de dul bayan Madam Kasapyan’ın evine çıktığı bilinir. Ünlü ev… Bahçe içinde, “müstakil”, kirası çok yüksek, tam on dört lira! (Bahçe bugün kaldırım.)
Ev sahibesi bazı kaynaklarda Madam Osepyan, bazı yerlerde “Rum madam” olarak da geçer. (Atatürk’ün bir Ermeni’nin evinde oturduğunun bilinmesi istenmemiş galiba!) Bu dönemin bilgileri epey karışıktır, “bilinçli” olarak mı karıştırılmıştır, ahmaklıktan dolayı mı, emin değilim.
Annesini ve kız kardeşini de Şişli’ye, yanına almıştı, sonra Samsun’a gitti (Zübeyde ve Makbule Hanımlar tekrar Akaretler’e döndüler, çünkü oranın kirası bir liraydı), annesini ancak üç yıl sonra görebildi. Bu kez Ankara’ya aldırdı. Zübeyde Hanım orada da fazla oturamadı, İzmir’in kurtarılışından hemen sonra İzmir’e (biraz da “kız bakmaya”, yani Latife Hanım’ı yakından tanımaya) gitti… Bu İzmir gezisine de sonradan “sağlık nedenleriyle” diye bir kulp takılmıştır, bu kez Latife Hanım’ı tarihten silmek için…
Fakat oğlunun evlendiğini göremeden vefat etti. Atatürk, Zübeyde Hanım’ın ölümünden on beş gün sonra Latife Hanım’la evlendi. Her şey çok çabuk olup bitmişti.
Ertesi yıl da Fikriye Hanım intihar etti.
Eskiden bunlar konuşulamaz, yazılıp çizilemezdi bu ülkede…
En basit bir tarih kitabından bile kolaylıkla okunabilecek bu basit bilgiler unutturulmak isteniyordu, çünkü Atatürk “uzaydan gelmişti” …
Küçük yaşta kuşpalazından ölmüş Fatma, Ahmet ve Ömer adlı bir ablasıyla iki ağabeyi, bir de veremden ölmüş küçük kız kardeşi (Naciye) olduğu bile titizlikle saklandı yeni kuşaklardan!
Eee, bunları bilmek ya da hatırlamak neyi değiştirir?
Atatürk’ü daha çok sevmemizi sağlar.
Gerçi Atatürk hayatının ilk döneminin fazla kurcalanmasını istememiş, Nutuk’ta her şeyi 19 Mayıs 1919 günü başlatmıştır ama, üvey baba getirdiği için anasına kızan bir yetim çocuk, bana çok daha sevimli, çok daha sıcak geliyor.
İçki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan bir Atatürk, İNSAN ATATÜRK’tür.
Olimpos (pardon, Çankaya) dağında oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin “çok içtin Kemal, yat artık” diye seslendiği bir önder benim önderimdir.
Çünkü bizim hanım da bana öyle diyor!
Hele durun bakalım, insanlar, Selanik’te “Atatürk’ün doğduğu ev” olarak yutturulan o evin aslında üvey babası Ragıp Bey’in evi olduğunu öğrenince ne yapacaklar?
Böyle böyle soğuttunuz insanları Atatürk’ten be! Yalan üzerine kurulu her şey bu ülkede.11.05.2008
Sağolasın Engin abi.
Yorumları okuduktan sonra , kişisel fikrimi belirtmek farz oldu. Anneler gününe özel olarak seçtiğim konu değildi bu yazı, sadece yazının anlatmak istediklerine katıldığım için burada yayınlamak istedim. Anneler gününe uygun olmadığının farkındayım,ama sonuç itibariyle gerçeği anlatıyorsa , ben dolaylı anlamları gözardı edebilirim. Bu yazı ,Engin Ardıç tarafından anneler gününe mahsuben yazılmıştır, ama ben bugüne uygunluğunu düşünmeden fikrimce gerçekleri yansıttığı için koydum.
Popularity: 2% [?]
Yok abicim ben siyaset yazmayacam , yazacak olsam Engin Abi gibi ana avrat düz giderim kesin . Zaten gündem kaza mahali gibi , kaza nasıl oldu diye sormak akıllara bile gelmeden , haklı haksız mücadelesine girdiler. Milleti fena halde gaza getirdi bu olaylar , korkarım kutuplaşıyoruz. Fenerbahçe-Chelsea maçı bile ihanet-i vataniye vakasına dönüştü.Daha ne olsun.
Söz açılmışken , hakkaten bu Fenerbahçe nereye gidiyor böyle? İnsanın içinden , “ulan oldu olacak , alın gelin o kupayı!!!!” diyesi geliyor. Heyecanla , sabırsızlıkla, kavgayla-gürültüyle , şiddetle milletçe bekliyor ve izliyoruz.
Kutuplaşma , maalesef bu milletin sigaradan sonra ikinci büyük kötü alışkanlığı.”Kahvede okey oynarken rakibini öldürdü” haberleri kulağa hiç yabancı gelmiyor , doğru olmasa bile olabilir deyip geçiyoruz. Trafikte , hastanelerde yaşanan kavga keşmekeş haberlerini okuyoruz . Bunlar da kutuplaşma . Aslında kutup kelimesi buna tercuman olmaz. Buna hoşgörü eksikliği denir ancak.Damarlarımıza kadar işlemiş bu alışkanlık.En civcivli arena olan siyaset mecrasında koz olarak vatan-millet-toprak üçlüsü kullanılıyorsa , bilmek gerekir ki bu komedi fazlasıyla acı verir , tez elden bitirilmesi gerekir. Şuan da bu sancılı dönemleri yaşıyoruz.Çıkılan yokuşun bittiği yer; kimilerine göre , acı bir son, kimilerine göre, güneşi göreceğimiz , düz aydınlık bir yol olarak görülüyor.Kavganın teması , tepeye çıkılacak mı , yoksa çıkılmayacak mı?
Gönlüm uçmak dilerken semavî ülkelere;
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere…(N.F.K)
Konfiçyus‘un ılık ılık sözlerini saymak da vardı şimdi. Lakin ,konu siyaset olunca, Türk insanına Konfiçyus sökmez, vereceksin en damarından Neyzen Tevfik‘i.
“kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler..
künyei almak için, partiye ettim telefon,
‘bizdeki kayda göre, şimdi o mebus’ dediler!.”N. Tevfik
Aslında çözüm çok basit, herkes bir adım geriye çekilip , “napıyoruz biz?” sorusunu sormalı.Ve de mümkün mertebe siyasetten uzak durulmalı. İyi ki siyaset yazmayacam diye başlamışım. Alimallah , sloganlara kadar giderdi bu yazı. Bu siyaset pis iş hakkaten. Herkes işini yapsın kardeşim , bilişimciler bilişsinler ,işçiler çalışsınlar , memurlar;Yılmaz Erdoğan’ın Ankara şiirinde söylediği gibi , “hiç birşey alıp ,hiç birşey sunmayı” bıraksınlar.
Popularity: 2% [?]
RSS 